|
|





TEKNİK ELEMANLAR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ |
GİRİŞ Birleşmiş Milletler, Avrupa Topluluğu, OECD, IEA (International Energy Agency), IAEA (Interantional Atomic Energy Agency) ve buna benzer kuruluşlar çevre ve teknoloji arasındaki dengeyi sağlayan mantığı sürdürülebilir kalkınma (Sustainable development) kavramı içinde özetlemişlerdir. Teknoloji gelişmeyi, çevrecilik ise, doğayı kirletmemeyi temsil eder. Eğer hiç gelişmek istemiyorsanız teknolojik etkinlikleri sıfırlarsınız ve doğayı hiç kirletmezsiniz. İlkel bir yaşam sürme tercihini yapmış olursunuz. Şayet sadece teknolojik gelişmeyi göz önüne alırsanız doğayı insafsızcasına kirletirsiniz. Önemli olan bu iki uç arasında dengeyi bulabilmektir. Sürdürülebilir kalkınma mantığı bu dengeyi formüle eder. Sürdürülebilir kalkınma; Bu günkü kuşakların yaşam kalitesini yükseltirken, gelecek kuşaklara yaşam kalitelerini yükseltme şansı verecek bir dünya bırakmaktır. Dolayısıyla nükleer teknolojide bu mantığın uyum kırıterleri ile bağdaşmak zorundadır. Bunlar; 1) Çevre uyumluluğu (Environmental Compatibility) 2) Kuşaklar arasında uyumluluk (Intergenerational Compatibility) 3) Talep uyumluluğu (Demand Compatibility) 4) Sosyopolitik uyumluluk (Sociopolitical Compatibility) 5) Jeopolitik uyumluluk (Geopolitical Compatibility) 6) Ekonomik uyumluluk (Economical Compatibility) şeklindedir. Kalkınmanın temeli ise enerjidir ve enerjisiz üretim düşünülemez. Hızla artan dünya elektrik ihtiyacının, klasik enerji kaynakları ile karşılanması gittikçe zorlaşmaktadır. Bu nedenle dünyanın gelişmiş kısımlarında nükleer güç reaktörleri ve bunu destekleyen endüstride büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Dünya enerji gereksinimini, 1995 rakamlarına göre 2020 yılında %65, 2050 yılında %300 artacaktır. Mevcut termik, hidrolik ve doğalgaz santralarına mutlaka yenileri eklenmelidir. Bugünkü teknolojik imkanlar ve deneyim birikimiyle ulaşılan seviye, nükleer enerjiyi çevre için en az riskli enerji kaynaklarından biri haline getirmiştir. Gerekli tedbirler alınmak ve ileri teknoloji kullanılarak nükleer enerji santraları kurulabilir. Nükleer enerji ilk yatırımı pahalı fakat yakıtı ucuz olduğu için işletme döneminde tasarruf sağlayan bir kaynak olarak ortaya atılmıştı. Avrupa, ABD ve Japonya'da nükleer enerji santrallarının çoğunluğu 1970'li yıllarda yaşanan petrol krizini mütakip inşa edilmiştir. Bu trend bu şekilde devam etseydi nükleer enerji yatırım maliyeti daha düşük olabilirdi. Ancak, 1979 yılında ABD'deki Three Miles Island (TMI) nükleer santralında meydana gelen kaza Amerikan kamuoyunu ve dolayısıyla da Amerikan nükleer endüstrisini büyük ölçüde etkiledi. Radyoaktivitenin çevreye yayılması reaktör binasını saran kabuk (containtment) yapı tarafından önlendi, ölen ve yaralanan olmadı, ancak santral kullanılamaz hale geldi ve reaktör binasının radyoaktiviteden temizlenmesi yıllarca süren ve çok pahalı operasyon gerektirdi. Nükleer enerji için ikinci ve daha önemli etken RBMK (reactor bolshoy moshchnosty kanaln- Hafif Sulu Grafit Reaktör) tip reaktöre haiz, hem enerji hem de savaş amaçlı plutonyum üreten Chernobyl nükleer santralındaki patlamaydı. Kazanın olma sebebi tamamen kor tasarımına bağlanmaktaydı, ancak Chernobyl'i felaket haline getiren patlama sonucu radyoaktivitenin önce bir kilometre kadar yükselip çevreye yayılması olmuştur. TMI ve Chernobyl kazaları gerek Batıda gerekse Doğru Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğunda nükleer güvenlik konusunun yeniden incelenmesi ve yeni santral tasarımlarında kazaların önlenmesi için daha büyük bütçeler ayrılmasına neden olmuştur. Özellikle ABD, Avrupa ve Japonya'da geliştirilen "yeni nesil" nükleer santralların en belirgin özelliği daha güvenli işletilmelerinin sağlanmış olmasıdır. NÜKLEER ENERJİNİN ELDE EDİLMESİ Nükleer enerji elde etmek için, reaktörlerde Uranyum-235 çekirdeklerinin üzerine nötron gönderilir. Uranyum-235 bu nötronu yutarak çok kararsız olan Uranyum-236 haline dönüşür ve hemen 2 veya 3'e bölünür. Ortaya nötronlar ve enerji açığa çıkar. İşte bu yolla ortaya çıkan enerjiye Nükleer Enerji denir. Yeni ortaya çıkan nötronlar başka Uranyum-235 çekirdeklerine çarparak onların bölünmelerine sebep olur ve bu zincirleme tepki devam ederek nükleer santrallarda enerji elde edilmiş olur. 1939 yılında, Hanh ve Strassman Almanya'da, uranyumdan daha ağır çekirdek yaratmak için uranyumu yavaş nötronlar ile bombardıman ettiklerini ancak, örnekte hiç bulunmayan, daha hafif çekirdekler ürettiklerini kuşkuyla yayınladılar. Daha sonra bunun nötronlar yardımı ile oluşan fisyon olduğu ortaya çıktı. 1939 yılında bulanan fisyon, 1942 yılında ilk CP1(Chicago Pile 1) nükleer reaktörünün yapımı ile kullanılabilen bir enerji üretme yöntemi olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. 1944 yılında ve daha sonra yapılan üretim ve araştırma reaktörlerinden sonra ilk elektrik enerjisi üreten reaktör 1954 yılında Rusya'da Obninsk'te 5 MW gücünde üretime başlamıştır. NÜKLEER GÜÇ SANTRALI 1. Reaktör kalbi (reactor core) 2. Kontrol çubuğu (control rod) 3. Reaktör basınç kabı (pressure vessel) 4. Basınçlandırıcı (pressurizer) 5. Buhar üreteci (steam generator) 6. Birincil soğutma su pompası (primary coolant pump) 7. Reaktör korunak binası (containment) 8. Türbin (turbine) 9. Jeneratör - Elektrik üreteci (generator) 10. Yoğunlaştırıcı (condenser) 11. Besleme suyu pompası (feedwater pump) 12. Besleme suyu ısıtıcısı (feedwater heater) Bir nükleer santraldaki sistemler konvansiyonel güç santralları ile aynı mantıkla çalışırlar. Isı enerjisinin üretildiği kısımda elde edilen buharın türbin-jeneratörü döndürerek elektrik üretilmesi felsefesi, temel olarak nükleer santrallarda da aynıdır. Nükleer santrallar ısı üretmek için nükleer reaksiyonu kullandıkları ve bunun sonucunda çevreye salınmaması gereken radyoaktif maddeler ürettikleri için, bazı ek sistemler kullanırlar. Örneğin, bir çok nükleer santralda nükleer yakıtı barındıran yakıt tüpleri arasından ısınarak geçen su, doğrudan türbine gönderilmeyip, türbin için buhar üretilen ikinci bir çevrimi ısıtmak için kullanılır. NÜKLEER GÜÇ SANTRALLARININ SINIFLANDIRILMASI Günümüzde, elektrik üretimi için kullanılan santralların büyük bir bölümü Basınçlı Su Reaktörü (PWR), Kaynar Su Reaktörü (BWR), ve Basınçlı Ağır Su Reaktörüdür (PHWR). Bunlardan ilk ikisi, hafif su soğutmalı termal reaktör sınıfına girer, moderator ve reflektör malzemesi olarak da hafif su kullanılır. Üçüncü reaktör tipi ise dünyada ilk olarak Kanada'da elektrik üretimi için kurulan ve soğutucu olarak ağır su kullanan Basınçlı Ağır Su Reaktörüdür. Ayrıca, Yüksek sıcaklıklı gaz reaktörü (HTR) toryum çevrimi kullanılarak U233 üretmesidir. BASINÇLI SU REAKTÖRÜ [PRESSURIZED WATER REACTOR, PWR] Basınçlı su reaktörleri ticari olarak elektrik üretimi için ABD'de kullanılan ilk reaktör tipidir.Bu tür reaktörlerde korda üretilen enerji birincil devre soğutucu vasıtasıyla kordan çekilir. İkincil devrede üreteçlerden alınan buhar türbinlerde genişletilerek jeneratörde elektrik üretilir.Birincil devre basıncı, soğutucu suyun kaynamasını engellemek için, 15-16 MPa civarındadır. Soğutucunun kora giriş sıcaklığı 290-300 0C, çıkış sıcaklığı ise 320-330 0C civarındadır. Reaktör korundan çıkan soğutucu türbinlerde kullanılan buharın üretimi için buhar üreteçlerine gönderilir. Reaktörlerin birincil soğutucu devreleri iki, üç ya da dört tane benzer döngüden oluşur. Her bir döngüde bir buhar üretici, bir reaktör soğutucu pompası ve bağlantı boruları bulunur. Ayrıca reaktör basıncını kontrol edebilmek için bir basınçlayıcı bu döngülerden biri üzerinde bulunur. Yakıt içinde fisyondan açığa çıkan nötronlar soğutucuda yavaşlatılarak zincirleme fisyon reaksiyonunu sağlarlar. Aynı anda açığa çıkan kinetik enerjinin büyük bir kısmı yakıt içinde ısıl enerjiye dönüşür ve bu enerji ısı iletimi ile soğutucuya aktarılır, bir kısmı ise hızlı nötronlar tarafından moderasyon anında moderator vazifesi de gören soğutucuya aktarılmıştır. Reaktör koru dayanıklı bir çelikten yapılmış silindirik bir basınç kabı içerisinde yerleştirilmiştir. Basınç kabı bu tip reaktörlerin ömrünü kısıtlayan en önemli bileşendir. Hemen hemen bütün reaktör tiplerinde reaktör basınç kabı ve soğutucu sistemleri koruma kabı adı verilen çelik bir kabuğun içindedir. Bu çelik kabuk betondan yapılmış ikinci bir koruyucu yapının içerisinde yer alır. Bu sistem dış etkilerden reaktör sistemini korumak yada bir kazadan dolayı reaktörde açığa çıkabilecek radyasyonun çevreye sızmasını önlemek için tasarlanmıştır. KAYNAR SU REAKTÖRÜ [BOILING WATER REACTOR, BWR] Kaynar su reaktörü dünyada basınçlı su reaktöründen sonra en yaygın olarak kullanılan reaktör tipidir. Kaynar su reaktörleri (BWR) birçok yönden PWR'e benzemekle birlikte, temel fark reaktör koru içinde kaynama olayına izin verilmesidir. BWR tipi reaktörlerin diğer hafif sulu reaktörlere göre üstünlüğü reaktör koru içinde doğrudan elde edilen buharın türbinlere gönderilmesidir. Bu nedenden dolayı BWR reaktörleri doğrudan çevrim ile çalışır. Basıncın PWR tipi reaktörlere göre daha düşük olması nedeniyle (7 Mpa) basınç kabı et kalınlığı daha düşüktür. BASINÇLI AĞIR SU REAKTÖRÜ [BOİLİNG HEAVY WATER REACTOR, PHWR] Basınçlı Ağır Su Reaktörleri, Basınçlı Su Reaktörleri ile benzer özellikler taşırlar. Ağır su reaktörü olarak adlandırılmalarının nedeni moderator ve soğutucu için ağır su (D20) kullanmalarıdır. Bu tür reaktörlerin en yaygın olarak kullanıldığı ülke Kanada'dır. Kanadalılar son 40 yılda CANDU (CANada Deuterium Uranium) adını verdikleri Kanada reaktörünü tasarlayıp geliştirerek Basınçlı Ağır Su Reaktörü teknolojisinde lider olmuştur. CANDU reaktörlerinde yakıt olarak doğal uranyum kullanıldığı için zenginleştirme tesislerine ihtiyaç yoktur. Düşük basınçta moderator, ağır su (D20) ve yatay silindir şeklinde bir reaktör kabı vardır. Reaktör kabının içinde yatay şekilde geçen 380 adet yakıt kanalı bulunur. Yakıt kanalları doğal uranyum yakıt ve ağır su soğutucusundan oluşur. Yakıt kanalında ki yakıt elemanları basınç tüpü içindedir. NÜKLEER ENERJİ İLE ELEKTRİK ÜRETİMİ Nükleer santraller genel olarak ilk yatırım maliyetleri yüksek, yakıt ve işletme giderleri düşük santrallerdir. Yatırım maliyetleri ise, toplam maliyetin (yatırım+yakıt+bakım-onarım) yarısından fazlasına denk gelmektedir. Bir santral inşaatının başlangıcı ile devreye girmesi arasında tipik olarak altı ila sekiz yıl civarında bir süre geçmesi gerekmektedir. Nükleer santrallerden elde edilen elektriğin maliyetinin azaltılmasında en önemli iki etmen, inşaat süresinin gerekli standartlara uyularak azaltılması ve ilk yatırım maliyetinin düşürülmesidir. Yakıt giderleri reaktör tipine göre değişmektedir. Bazı reaktörler zenginleştirilmiş yakıt kullanmakta; bazıları ise doğal uranyuma dayalı yakıtlar kullanmaktadır. Zenginleştirme, yakıt maliyetini artırır. Ayrıca kullanılmış yakıtların ne şekilde depolanacağı ve bunun tahmin edilen maliyeti de, yakıt maliyetini etkileyecektir. Fakat genel olarak yakıt giderlerinin toplam maliyet içerisindeki payı az olduğu için, bu etki o kadar büyük değildir. Yakıt giderlerinin toplam maliyet içerisindeki payının düşük olması nedeniyle gelecekte uranyum fiyatlarında veya zenginleştirme fiyatlarında olabilecek değişikliklerden üretilen elektriğin maliyeti pek etkilenmeyecektir. Yani bir nükleer santral bir kez kurulduktan sonra ürettiği elektriğin maliyeti yaklaşık olarak sabit kalabilir. Toplam yakıt gideri ise reaktörde üretilen toplam enerji ile orantılı olacaktır. İşletme ve bakım giderleri doğal olarak reaktörden reaktöre değişmektedir, ayrıca reaktörün işletildiği ülkenin koşulları da etkili olmaktadır. Elektriğin maliyeti, toplam harcamaların bugünkü değerinin üretilen enerji bedelinin bugünkü değerine oranıdır. Bir nükleer santralde işletme ve yakıt giderleri düşük olduğu için, o santral ne kadar çok çalışırsa üretilen enerjinin maliyeti de o kadar düşecektir. Bir santralın yük faktörü, belirli bir zamanda ürettiği enerjinin aynı zaman diliminde, tam kapasitede çalışarak üreteceği enerjiye oranıdır. Dolayısıyla nükleer santraller, büyük yük faktörleri ile çalıştıklarında daha ucuz elektrik üreteceklerdir. Santralin ekonomik ömrü tamamlandıktan sonra sökülmesi için gerekli yatırım, genel olarak ilk yatırım maliyetlerinin içerisinde pay ayrılarak göz önüne alınır. Sökülme için gerekli maliyetin toplam elektrik maliyeti içersindeki payı %1 civarındadır. 1000 MWe gücünde bir nükleer santralın ekonomik ömrünün sonunda sökülmesi için yaklaşık 100 milyon dolar civarında bir kaynak gerekmektedir. Bu kaynak,miktar olarak çok büyük olmasına karşın, bir nükleer santralin bir yılda ürettiği elektriği satarak elde edeceği gelirden daha azdır. Şu ana kadar söz ettiğimiz maliyetler, belirli bir reaktör tipi ve çalışma koşulları göz önüne alındığında doğrudan tahmin edilebilen maliyetlerdir. Aslında bunlara ek olarak, gerek maliyetin niteliği gerekse de veri yokluğundan dolayı tahmin edilmesi oldukça zor olan maliyet bileşenleri vardır. Büyük bir kazanın maliyeti bunlara bir örnektir. Gerçekleşme olasılığı her yüz bin reaktör yılı işleyişte bir olan kazanın etkilerinin getirdiği maliyet, 200 milyar dolar civarında ise, reaktör başına bu maliyet yılda 2 milyon dolar civarındadır. Yani düşük olasılığa sahip böyle bir kazanın getirdiği bir yıllık mali risk, elektrik maliyetinin %1'i kadar olmaktadır. Three Mile Island kazasının yol açtığı dış etkilerin maliyetinin 26 milyon dolar, Çernobil kazasının toplam maliyetinin ise 14 milyar dolar dolayında olduğu tahmin edilmektedir.* * Broad Economic Impact of Nuclear Power,OECD Nükleer enerjinin hammaddesi olan uranyumun doğada bol miktarda bulunmaktadır. Son maden aramaları sonucu Avustralya ve Kanada'da büyük uranyum yatakları bulunmuştur. Uranyumun fiyatı bu nedenler dolayısıyla zaman içinde sürekli azalmıştır. Türkiye'de ise Salihli ve Yozgat'ta 9129 ton uranyum, Eskişehir'de 380.000 tonluk toryum rezervi nükleer enerji kaynağı olarak kullanılarak Türk ekonomisi ve kalkınmasında önemli rol oynayabilecektir. Nükleer hammaddenin stoklanabilir olması, onun petrol gibi ekonomik silah olarak kullanılmasını imkansız kılar. Fosil yakıtların içerdiği maddelerin büyük bir yüzdesini karbon ve hidrojen oluşturur. İçlerinde az da olsa kükürt, yanmayan maddeler ve radyoaktif maddeler de bulunur. Petrol, kömüre kıyasla daha az kirliliğe yol açar. Fosil yakıtlar yakıldığında ortaya doğal olarak CO2 ve SO2 gazlarının yanı sıra, radyoaktif maddeler ve kül çıkar. Ortaya çıkan CO2 gazı sera etkisine, SO2 gazı ise asit yağmurlarına neden olur. Sera etkisinin neden olduğu atmosfer sıcaklığı artışı yıllardır gözlenmektedir. Asit yağmurları bitki örtüsüne ve canlılara zarar verir. Finlandiya'nın göllerindeki balıklar İngiltere'de yakılan kömürün oluşturduğu asit yağmuru nedeni ile ölmektedirler. Radyoaktif maddeler, linyit yatakları ikincil uranyum madenleri olarak kabul edilir. Yatağan'da baş gösteren radyasyon alarmının nedenlerini kömürün içerdiği radyoaktif maddelerde aramak gerekir. Yakılan kömürün beş veya onda birlik kısmı, kullanım alanları çok sınırlı olan ve çevreyi kirleten kül olarak atılır. Bu küller, Elbistan linyitlerinde olduğu gibi çok uçucu olabilirler. Yanma sıcaklığına bağlı olarak kullanılan havanın içinde bulunan azot gazının yanması ile oluşan NOx gazı, atmosferde ozon ile etkileşime girip ozon miktarını azaltır. İçten yanmalı motorlar ve doğal gaz santralleri, ozon tabakasının delinmesine istemeden katkıda bulunmaktadırlar. Amerika' da kömür yakmaktan kaynaklanan hava kirliliğinin her yıl 10,000 ölüme yol açtığı da bilinmektedir. Nükleer santrallar genelde 40 yıllık bir ömre sahiptir. Ekonomik ömrünü dolduran bir nükleer santralın sökülmesi ve santral alanının yeni bir nükleer santral kurulmuyorsa, radyasyondan arındırılması gerekir. Söküm ve arındırma işlemleri güvenlik açısından değişik etaplarda gerçekleşirilmekte, uzun zaman almaktadır. Bu arındırma işlemi 40 yılı aşabilmektedir. Nükleer santral söküm stratejisi ülkelere, coğrafi konuma, teknik ve ekonomik düzeye bağlı olarak değişiklik göstermektedir. NÜKLEER ATIKLAR Hiçbir yakıt enerji üretmek üzere yakıldığında yok olmaz; ancak "atık" adını verdiğimiz başka formlara dönüşür. Bu kömür için de böyledir; uranyum için de. 1000 MWe gücündeki bir hafif-su soğutmalı nükleer reaktörden çıkan kullanılmış olarak %95.5 uranyumdioksit, %3.5 fisyon ürünleri (atom ağırlıkları farklı izotoplar), %0.9 plütonyum ve %0.1 uranyum-ötesi elementler içerir. Yani orijinal yakıtın yalnızca %4.5'i eksilmiştir; bu eksilen kısmın yerini reaktörde çeşitli nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan fisyon ürünleri, plütonyum ve uranyum ötesi elementler almıştır. Kullanılmış nükleer yakıtları işleyerek (reprocessing) uranyum ve plütonyumu geri kazanmak olasıdır. Bu durumda geriye fisyon ürünleri ve uranyum-ötesi elementlerden oluşan bir karışım kalır; işte bu karışıma, Yüksek Aktiviteli Nükleer Atık adı verilir. Yeraltına gömülü Yüksek Aktiviteli Nükleer Atıkların biyosfere ulaşmasını sağlayabilecek tek mekanizma, yeraltı suyu hareketleri olduğundan, jeolojik oluşumun yeraltı suyundan özellikle uzak olması ve granit, bazalt, tuz vb. özelliklere sahip zemin olması istenir. Kullanılmış nükleer yakıtlar son derece radyoaktif olmalarının yanı sıra, soğutmayı gerektirecek ölçüde ısı da üretirler ve bu nedenle de reaktörden alındıktan sonra havuzlarda su ile soğutularak muhafaza edilirler. Tasfiye öncesi kullanılmış yakıtlar, önce paslanmaz çelik silindirlere konur, sonra bu silindirler metal muhafazalara konur ve yeraltındaki tünellerde açılmış deliklere yerleştirilirler. Deliklerin üstüne bir tıkaç konur ve dolgu malzemesi kil ile kapatılır. Yeraltı deposu dolunca tüneller de doldurulur ve depo kapatılır. Kullanılmış yakıtlar, içerdikleri uranyum ve plütonyumu geri kazanmak üzere işleme tabi tutulurlarsa, fisyon ürünleri ve uranyum ötesi elementlerden oluşan bir sulu atık çözeltisi elde edilir. Bu çözelti kuruyana kadar buharlaştırıldıktan sonra yüksek sıcaklıkta cam eriyiği ile karıştırılıp metal silindirler içine boşaltılır ve soğuduğunda katılaşıp camsı bir yapı (camlaştırılmış atık) oluşturur. Cam, suda kolay çözünmeyen, uygun mekanik özelliklere sahip, binlerce yıl kararlı olarak kalabilen, nispeten ucuz ve işlenmesi kolay bir malzeme olduğu için günümüzde nükleer atık formu olarak tercih edilmektedir. Camlaştırılmış nükleer atık ile dolu silindirler, bir metal muhafaza içine konup yeraltı deposundaki deliklere yerleştirilirler. Bu uygulama pahalı teknoloji grektermekte olup, uygulamada teknik ve ekonomik zorluklardan çok, politik kararlar ve bu kararların hayata geçirilmesinde karşılaşılan güçlükler etkili olmaktadır. Nükleer atıkların derin jeolojik oluşumlara gömülmesi konusunda en çok korkulan radyoaktivitenin bir yolunu bulup, tekrar yeryüzüne dönmesidir ki, bunun tek yolu yeraltı suyunun atık deposuna ulaşmasıdır. Jeolojik oluşumu seçerken en fazla dikkat edilen nokta, yeraltı suyuna olan uzaklıktır. Yine de diyelim ki yeraltı suyu jeolojik oluşuma ulaştı; önce yeraltı deposunu çevreleyen jeolojik ortamı ve sonra muhafazalar etrafındaki dolgu malzemesini (dolgu malzemesi kil olduğundan, ıslandığında şişerek suyun geçişini iyice zorlaştırır) geçmesi gerekir. Daha sonra metal muhafazayı ve metal silindiri aşmalı ve suda zor çözünür olması dikkate alınarak seçilmiş camı çözmelidir. Böylece nükleer atıklar suya bulaşırlar. Nükleer atıkla kirlenmiş yeraltı suyu da aynı yollardan tekrar geçerek (bu sırada jeolojik ortamın ve dolgu malzemesinin bir filtre rolü oynayacağı da unutulmamalıdır) biyosfere ulaşmalıdır. Ancak diğer enerji üretim sistemlerinin atıkların yarattığı riskler göz önüne alındığında, burada söz konusu olan risk, yüzlerce kere, örneğin kömür yakmakla karşılaştırıldığında yaklaşık 1400 kez daha azdır. ** |